Kur’an’dan sonraki kaynağımız: “Hadis ve Sünnet”

Kur’an’dan sonraki kaynağımız: “Hadis ve Sünnet”

“De ki; Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki; peygamberin sorumluluğu; kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)’dir. Eğer O’na itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.”(24 Nûr 54.)

Ne yazıktır ki zamanımızda, ehil olsun olmasın pek çok insan her konuda konuşuyor. “Bu benim alanım değildir” diyerek, işi ehline bırakan insanlar gerçekten de azdır. Güya aydın kesim dediğimiz kişilerden de, bu olgunluğu gösterenler yine azınlıktadır.

Takdir edersiniz ki din konusu en hassas mevzudur. Ecdadımız; “yarım doktor candan, yarım hoca da dinden eder” diye, boşuna dememişler. Can kişinin dünyalığı ise, din hem dünya, hem de âhiretliğidir.

Böyle olduğu halde bakıyorsunuz ki; din konusunda ehil olmayan bir kişi, bu sahada bol bol ahkâm kesiyor. Sarf ettiği sözün kendisini ve tabi olanlarını nereye götürüyor olduğunu hiç düşünmüyor. Dînî ilimler tahsil eden bir insan doktorluk ya da mühendislik yapmaya kalkışsa yadırganmaz mı? Tabii ki evet! O halde öncelikle, herkes haddini bilmelidir.

Bazen bunun istisnası da olabilir. Dînî ilimleri tahsil ettiği halde, dînin özüne uymayan cümleler sarf edebilen insanlarımız da oluyor. Ya yarım okumanın ya da birtakım dünyevî arzu ve isteklerin verdiği hırsların etkisiyle. Tabii ki özü kavradığı halde, kendisini helâka götürmeyecek fer’î meselelerde yanılanlarımız, konumuz haricidir.

Nefis insanı çepeçevre kuşatmıştır. Kişiye dünyayı ve onun makamlarını süsler. Arzu ve iştiyakını dünyalığa yöneltir. İnsana düşen ise, onu durdurabilmesi ve Hakk’a yöneltmesidir. Kişi okurken bu manâ için okumalı, yaşarken bu sırrı gözetmelidir.

Zira Rabbimiz; “Yaratan Rabbinin adıyla oku,”(96 Alâk 1.) buyururken, ilmin bütününü kendi adına ve kendisine îmana tabi kılmıştır.

O halde bir insanın okudukça mütevazı olması gerekir. Rabbinin rızasını gözetmesi lâzımdır. Şayet bir kişi âlim oldukça gurur ve kibire kapılıp, dünyaya hevesleniyorsa bilmelidir ki, kendisini helâka götürüyor. Zira ameli olmayan ilmin hiçbir değeri yoktur. Şeytanın çok iyi bir âlim olduğu hiç unutulmamalıdır.

İşte, sünnet konusunda da benzeri etkileri görürüz. Öncelikle bu konudaki çarpık söz sahiplerini genel olarak üç grupta toplamak mümkündür:

Sünnet’e gerek duymayanlar; Onlar; O da insan biz de insanız, Kur’an’ı biz de anlarız, derler. Bu büyük bir sapıklıktır ve kişiyi iman dairesinden çıkarır.

Sünnet’i teşri’ makamında yani, yeni bir hüküm koyma konusunda yetkili saymayanlar;peygamber dahil hiç kimse yeni bir hüküm koyamaz” derler. Bu da aynı neticeye varır.

Bir de; müsteşriklerden etkilenerek onun sünnetinin bize kadar ulaşmasında aşırı tereddüt gösterenler. Ne yazıktır ki şüphenin bu kadarı onları pek çok hadisin inkârına götürmüştür. Fakat bu bölümde, haklı olarak mevzu ve zayıf hadislerin rivâyetine karşı çıkan ilim ehlini ayırmamız gerekir. Zira bu durum sünnetin korunmasıdır. Bir âlimin bu noktadaki hassasiyeti de, çok tabii karşılanır. Ancak Hadis alimlerinin onca meşakkatine rağmen gerçekten büyük bir özveriyle hadisleri topladıkları ve onları derecelendirdikleri de unutulmamalıdır.

Sünnet konusu başlı başına en az bir kitap konusudur. Biz burada birkaç bölümde kısa bilgiler vermekle yetineceğiz. Evvelâ Sünnet’in tarifine değinelim.

Sünnet’in Tarifi

Sözlükte; takip edilen yol, adet, gidişat ve çığır açmak anlamlarındadır.

Terim olarak sünnet; Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e ait söz, fiil ve takrirlerdir. Yani O’nun hayatında izledikleri yol, hareket tarzları ve yaşayış halleridir.

Hadis olarak tarif edilen sözlerine “kavlî sünnet,”

Davranışlarına ve hareket tarzlarına “fiilî sünnet,”

Kendi huzurlarında başkaları tarafından söylenen sözleri duyduğu veya yapılan işi gördüğü ya da bunlardan haber aldığı halde ses çıkarmayıp tasvip buyurmalarına da “takrîrî sünnet” denir.(Başaran, Selman – Sönmez, M. Ali, Hadis Usûlü ve Tarihi, Uludağ Üniversitesi Basımevi, Bursa 1993, s. 3 vd.)

Kaynağı

Sünnetin kaynağı da vahiydir. Zira peygamberler Cenab-ı Hakk’ın gözetimi altındadırlar. Vahiyle desteklenirler. Vahiy ise; gizli konuşmak, emretmek, ilhâm etmek gibi anlamlara gelir.

Istılahta vahiy; Yüce Allah’ın kullarına bildirmek istediği hükümleri çeşitli yollarla peygamberine haber vermesidir.(A.g.e., s. 8.) Buna dair şöyle buyrulur:

 “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir.”(42 Şûra 51.)

Âyet-i kerîmede vahyin birkaç çeşidini görmekteyiz. Genel anlamda ise vahiy iki kısma ayrılır:

Vahy-i Metlûvv: Okunan vahiy anlamına gelir. Yani Cebrail (a.s.) Kur’an-ı Kerîm’i, Rabbinden aldığı şekliyle Efendimiz’e okumuştur. O halde Kur’an-ı Kerîm vahy-i metlûvv’dür.

Vahy-i Gayri Metlûvv: Okunmayan vahiydir. İşte bu Hz. Peygamberin hadislerini ifade eder. Kudsî hadisler de buna girer. Yani O’nun sözleri asla boş ve gözetimsiz değildir. Rabbimizin vahiy çeşitleriyle O’nu desteklediği muhakkaktır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:

“O, kendiliğinden konuşmaz, O’nun konuşması ancak bildirilen vahiy iledir.”(53 Necm 3-4.)

Aslında başlı başına bir kitap konusu olan Sünnet’in müdafaasında, kısaca verdiğimiz şu bilgiler bile o kıymetli Peygamberin (s.a.v) Sünnetinin ehemmiyetini belirtmeye kâfîdir. Biz O’nun ve Sünnet’inin bu önemini pekiştiren pek çok âyet-i kerîmelerden bir kısmını burada zikretmeye çalışacağız. Özellikle Kur’an-ı Kerîm’den deliller serdedeceğiz ki, Sünnet’e saldırılar yapan ya da bunlara kanan insanlarımız, nasıl bir yanılgı içerisinde olduklarını anlasınlar inşaallah.

Sünnet’in Konumu

Bilindiği üzere Sünnet, İslâm dîninin ilk kaynağı olan Kur’an-ı Kerîm’den sonra gelmektedir. O’na bu hakkı bizzat Allah Teâlâ vermiştir. Bunu da mübarek kitabı ve dînin asıl kaynağı olan Kur’an-ı Kerîm’de zikretmiştir. O halde Sünnet’i bize Kur’an’ın kendisi takdim etmektedir. Bunun içindir ki Sünnet, İslâm Hukukunun Kur’an’dan sonraki kaynağıdır. Dolayısıyla Sünnet aslî kaynaklarımızdandır. İşte bunu te’yid eden bazı âyet-i kerîmeler:

 “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.” (59 Haşr 7.)

 “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmişolur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!”(4 Nisa 80.)

Hele bir de O’nun sözlerine dair buyruk varsa;

 “O, arzusuna göre konuşmaz. O (nun bildirdikleri) kendisine vahyedilenden başkası değildir.”(51 Necm 3-4.)

Peygamberler masumdurlar. Yani günahsız, seçilmiş insanlardır. Bunun içindir ki onların sıfatları içerisindeki ismet bunu ifade eder.

Yüce Rabbimiz Peygamberleri hakkında şöyle buyurmuştur:

“Biz her peygamberi, Allah’ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.”(4 Nisa 64.)

Durum böyle olunca, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sözleri tabii ki bağlayıcı olacak ve O’nun uygulamaları İslâm’ın bizzat kendisi olacaktır. O’ndan bunu soyutlamaya kalkışanlar acaba ne ile amel edeceklerdir? Zira Kur’an’da namaz emri vardır, ama şekli ve rekâtları yoktur. Hac, Oruç ve Zekât’la ilgili ayrıntı ve uygulamalar da Allah Rasûl’ü tarafından belirtilmiştir.

Demek ki Allah Teâlâ, Kur’an hükümlerini açıklama yetkisini Rasûlü’ne vermiştir. Çünkü Kur’an’da, tam bir şekilde yerine getirilmesi, kişilerin mükellef tutulabilmesi için açıklamaya muhtaç kısa hükümler mevcuttur. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.v.) açıklama yetkisi olan hükümleri îzah etmiştir. Âyette de şöyle buyrulmuştur:

 “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüpanlasınlar diye sana da bu Kur’an’ı indirdik.”(16 Nahl 44)

Bütün bu hükümler ve benzerleri Sünnet’in delilliğini, uyulmasının lüzum ve vücûbunu, Kur’an’ın tamamlayıcısı ve hukukun kaynağı oluşunu gösterir.

Sosyal Medya Hesaplarımız...
facebooktwitteryoutubegoogleplus

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

− 2 = 1