Kur’an’dan sonraki kaynağımız: Sünnet – 3-

Kur’an’dan sonraki kaynağımız: Sünnet – 3-

RASÛLULLAH’IN HÜKMÜ ALLAH’IN HÜKMÜ GİBİDİR

Bütün bunlardan ortak bir nokta çıkıyor; Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hükmü Allah’ın (c.c.) hükmüdür. Herhangi bir mü’min hakkında Efendimiz bir karar vermişse ya da bir konuda O bir hüküm vermişse, mü’min kişi uymak mecburiyetindedir:
“Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettikleri zaman mü’min erkek ve mü’min kadının kendi işlerinde artık başka bir şeyi seçmeye hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33 Ahzab 36.)
Acaba burada Rasûl-i Ekrem’in bahsedilen hükümleri, Sünneti değil midir? Tabii ki evet. O halde Sünnetine karşı gelenin âkıbeti de sonunda belirtiliyor. Buna benzer bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyrulur:
“Her kim kendisi için hak yol apaçık belli olduktan sonra, peygambere muhalefet eder ve mü’minlerin yolundan başka bir yola tâbî olursa; onu girdiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir yerdir.” (4 Nisa 115.)
İşte; “Ben Allah’a yani Kur’an’a uyarım, O bana yeter, Peygamber de insan, ben de insanım, Kur’an’ı ben de anlarım” diyebilen insanın âkıbeti. Daha fazla söze ne hacet var?
Bir yolcuğa çıkan insanın bile, yanına bir rehber alması, ya da en azından haritayla birlikte gerekli bilgileri edinmesi gerekirken, acaba bir kimsenin Sünneti rehber edinmeden Kur’an’ı anlaması mümkün olabilir mi? O, bu kısır aklıyla neyi anlayabilir ki! Kendisini destekleyecek nesi var acaba? Tertemiz ve pırıl pırıl bir hal içerisinde mi? Bir Peygamberle nasıl boy ölçüşebilir ki?
Ama o, Allah’ın en sevgili Rasûlü’dür.
O, vahyin herhangi bir çeşidiyle, kendilerine ulaşan hükümleri açığa kavuşturmuştu. Bazen de ictihad ederdi. Şayet hata etmişlerse, Rabbi tarafından düzeltilirlerdi. Kendilerinin bir âmâ sebebiyle ikaz edilmeleri bu kabildendi. Bu nevî haller ise Peygamberlerin birer beşer olduğunu, zelle de olsa küçük hata edebileceklerini gösterir. Bununla beraber bu durum, onların ismet sıfatlarına halel getirmez.
Bu hususu âyet-i kerîmede şöyle buluruz:
“De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!”(41 Fussilet 6)
Îman ölçüsü ne ile belli olur? Kişi hangi durumlar içerisinde, nasıl olmalıdır? Gerçek bir teslimiyetin karşılığı nedir? Bakınız şu âyet-i kerîmenin ortaya koyduğu müthiş hakîkate:
“Fakat hayır! Rabbine yeminler olsun ki onlar, aralarında çeliştikleri şeyler hakkında seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyet göstermedikçe îman etmiş olmazlar.”(4 Nisa 65)

EMİRLERİ UYGULAMADA SÜNNET’E DUYULAN İHTİYAÇ

Bütün bu hakîkatler gösteriyor ki; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizzat şâri’dir. O’na bu yetkiyi yüce Rabbimiz vermiştir. Çünkü Kur’an bir anayasa mesabesindedir. Anayasalar ise, ana hatları çizer, fer’î konulara temas etmezler. Eğer her meseleyi çözümlü olarak zikretmiş olsaydı, Kur’an-ı Kerîm bu anayasa özelliğini kaybetmiş olurdu. Zira Kur’an o zaman, ciltler dolusu bir kitap serisi olacaktı.
O halde Kur’an’ı şerheden, tafsîlatını bildiren, yaşantısını ortaya koyan ve O’nun doğrultusunda olarak, O’nun belirtmediği hükümleri de açıklayan Sünnettir.
Kur’an-ı Kerîm pek çok yerde; “Namazı kılınız, zekâtı veriniz, oruç tutunuz, haccediniz;” diye emirler getirmiştir. Ama bütün bunların nasıl ve ne şekilde olması gerektiğini tarif etmemiştir. Zira bu hükümlerin uygulama şeklini Hz. Peygamber’e (s.a.v.) bırakmıştır. Çünkü O’na Cebrail (a.s.) geliyor ve bazı emirlerin bizzat uygulamasını gösteriyordu.
Acaba bugün bizler, namazı bildiğimiz şekliyle kılarken kime uymuş oluyoruz? Tabii ki Efendimiz’in (s.a.v.);
“Beni namaz kılarken nasıl gördüyseniz, öylece kılınız,” (Buharî, ezan 18, edeb 27) emirlerine uyuyor ve O’nun gibi kılmıyor muyuz?
Haccın yapılış şeklini, orucun ve zekâtın teferruatını yine O’ndan öğrenmedik mi? Bugün bu ibadetleri Kâinatın Efendisi’nden geldiği şekliyle, ibadet gayreti ve inancı içerisinde yaptığı halde, Sünnet’i hafife alan insanlar, acaba büyük bir tezada düşmüş olmuyorlar mı?
Gerçek şâri’ Cenab-ı Hakk’tır. Ama O’nun sevgili Rasûlü de mecazi manâda şâri’dir. Çünkü O, Kur’an’ın belirtmediği hususlarda bizzat hüküm koymuştur. Bu konuyu dile getiren ve o hükümleri tespit eden âlimlerimizin pek çok kıymetli eserleri mevcuttur. Buna binaen İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmü’l Muvakkıîn adlı eserinde bu hükümleri tespite çalışmıştır. Bunlardan bir kısmı şunlardır:
İbadet için niyetin gerekliliği,
Haccederek sevabının vefat eden bir kimseye bağışlanabileceği,
Vitir namazının meşruiyeti,
Mut’a nikâhının haram oluşu,
Hayızlı kadının namaz kılmayıp oruç tutmayacağı ama sonra namazı değil, orucunu kaza edeceği,
Ehli eşeğin de etinin yenmeyeceği. (İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmü’l-Muvakkıîn, Beyrut 1987, 2/289 vd.)
Ayrıca bu eserde, bazı hadisler arasında tezat var diyerek reddetmeye çalışanlara da güzel cevaplar verilmiştir. Tabii ki hadisler arasında teâruzun giderilme yolları vardır.
Bu yollarla gerekli açıklamalar yapılarak anlaşılmaları sağlanmıştır. Hadis ulemâsının bu konuda başka eserleri de mevcuttur.

EFENDİMİZ’E (S.A.V.) YALAN İSNAD ETMEK

Daha önce de değindiğimiz gibi haklı tenkitçilerimiz de var. Onlar, hadis diye söylenilen her sözün rivâyet edilmesine haklı olarak karşı çıkarlar. Çünkü halk arasında yaygın olan pek çok mevzu, yani uydurma hadisler mevcuttur. Ya da zayıflık yönü kuvvetli olan hadislere tâbî olunmaktadır. Bu ise bize büyük bir günahı ve tehlikeyi haber veriyor.
Bilindiği gibi iyi niyetle dahi olsa hadis uydurmak caiz değildir. Zira mütevâtir olarak gelen bir hadis-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Kim (söylemediğim halde) bile bile bana bir söz isnad ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın.” (Buharî, ilim 38)
Bu uyarıyı dikkate almak lâzımdır. Bundan dolayı da bir sözün hadis mi, değil mi, hadis ise; sağlamlığı hangi derecede olduğunu bilmek için hadis kitaplarından öğrenmemiz gerekir. Neticede hadisin hükmü ortaya çıkacaktır.
O halde takvim yapraklarından hadis rivâyet etmek asla mümkün değildir. İlmî eserler hazırlanırken, vaaz ederken ve hutbe hazırlarken, birinci derecedeki kaynaklardan hadis almaya öncelik verilmelidir. Yoksa herhangi bir eserden hükmü belli olmayan hadisleri almak da, bir ilmî temele dayandırılamaz.
Bu sebepledir ki, ilim ehlinin birinci ve ikinci derecedeki kaynakları ve onlardan hadis bulma yöntemini geliştiren fihristleri edinmesi gerekir. Bu konularda da hassasiyetini daima korumalı ve ulu orta hadis nakillerine karşı daima uyarıcı ve eğitici bir tavır takınmalıdır.
Zira hadis nakli yani sünnet, dînin asıl kaynağından olduğu için, eğer yalan ya da aslı yok bir rivâyet yapılırsa bu, dîne zarar verebilir. Peygamber’e (s.a.v.) olması gereken saygı ve sevgiyi de zedelediği için, kişinin îmanını da tehlikeye götürür. Çünkü O’na îman Allah’a îmandır. O’na itaat Allah’a itaattir. Bunun zıddı yani O’na olan saygısızlık ve edepsizlik ise, Allah’a karşı edepsizliktir. Çünkü O’nun yolu Allah’ın yoludur:
“Şüphesiz sen, insanları dosdoğru yola iletiyorsun.” (42 Şûra 52)
Ve şu tehlikeden uzak durmak gerekiyor:
“Onlara; “Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin” denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” (4 Nisa 61)

RASÛLULLAH’A SEVGİNİN GEREĞİ VE MÜKÂFATI

Hz. Peygamber’in (s.a.v) mü’minlere yakınlığı hangi derecededir? Önce onu tespit ederek söze başlamak daha uygun olacaktır bu hususta herhalde. Cenab-ı Hakk bir ayet-i kerimede şöyle buyurur:
“Peygamber mü’minlere canlarından daha evlâdır.” (33 Ahzab 6)
İşte yakınlığın derecesi…
Bir hadis-i şerîfte ise şöyle buyrulur:
“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizden biriniz için ben; anne ve babasından ve çocuğundan daha sevgili olmadıkça (hakkıyla) îman etmiş olamaz.” (Buharî, iman 8)
Bu konuda yukarıda geçen âyet-i kerîmelerde de işaretler buluruz. O’nu sevmenin üzerimize farz olduğunu, dolayısıyla O’na itaatin farziyyetini de anlamaktayız. İşte bu hâle riâyet eden mü’minlere de şöylece mükâfatları va’dolunur:
“Sizden kim Allah’a ve Rasûlü’ne îman ile itaat eder ve yararlı iş yaparsa ona mükâfatları iki kat veririz. Ayrıca biz ona (cennette) bol bir rızık hazırlamışızdır.” (33 Ahzab 31)
“Eğer Allah’ı, Peygamberi’ni ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin ki Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”(33 Ahzab 29)
Peygamberimiz’in (s.a.v.) nasıl ve ne için gönderildiğini, O’nu överek şöyle haber verir Rabbimiz:
“Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah’ın izniyle, bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak (gönderdik).” (33 Ahzab 45-46)
Bir âyet-i kerîme var ki; hakîkaten bizi o güzel Rasûl’e daha çok bağlar, daha çok sevmemizi ve hürmet göstererek gereğine uymamızı hatırlatır:
“Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salevât getirirler. Ey mü’minler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (33 Ahzab 56)
Evet, O yüce Mevlâ’mız, güzel Habîbi’ni böyle anıyor, böyle kıymetlendiriyor ve şânını yükseltiyor. Melekleri de bu konuda çok titiz davranıyorlar. Ya biz ümmeti!.. Gerçekten ümmeti olarak bizler de O’na salât-u selâm ediyor muyuz? O’nun getirdiği nizamı, O’nun Sünneti’ni hakkıyla alıp uyguluyor muyuz? Bir de sünneti hafife alanları düşününüz…
Evet, bu durum çok tehlikelidir. O’na saygıyı, sevgiyi yitirerek ileri geri konuşanların, Sünneti tamamıyla ya da bir kısmıyla reddedenlerin âkıbetine bakınız:
“Allah ve Rasûlünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.” (33 Ahzab 57)

O’NU İNCİTMEK ÎTİKADIMIZI MAHVEDER

Hucurâtsûresi birinci âyet-i kerîmesi, her ne kadar sahabiler arasındaki bir hâdiseye işaret ediyorsa da, bizim için de alınacak pek çok dersler içerir:
“Ey îman edenler! Allah’ın ve Rasûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (49 Hucurât 1)
Yüce Allah (c.c.), îmanımızı sarsacak ve tehlikeye düşürecek her türlü tehlikeden korusun. Rasûlü’nün güzel Sünnetine uymayı nasîb eylesin!

Sosyal Medya Hesaplarımız...
facebooktwitteryoutubegoogleplus

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 + 3 =